Bugun...


Tayfun ÇAKIR

facebook-paylas
YARGININ TRAJEDİSİ
Tarih: 21-02-2020 17:09:00 Güncelleme: 21-02-2020 17:10:00


Yaşandığı tarihten yaklaşık altı yıl sonra açılan ve kamuoyunda “gezi davası” olarak bilinen davada verilen beraat ve tahliye kararlarının akabinde yaşanan gelişmeler,  ülkemizde yargının gelmiş olduğu durum açısından son derece umutsuz bir tabloyu bir kez daha gözler önüne serdi. Gündemi ve toplumsal davaları yakından izleyenler belki  “artık şaşıracak bir şey kaldı mı” diyebilir, ama halen şaşırıyoruz, belki de şaşırmaya devam etmeliyiz. Çünkü bu şaşkınlığı yitirdikçe her şeyi daha fazla kanıksayacağız. Kanıksamanın bir adım ötesi kabullenme, sonrası ise artık normalleştirme. Bu nedenle hukuksuzluklara, yargı bağımsızlığının adeta kör göze parmak sokarcasına tahrip edilmesine alışmamak, kanıksamamak ve normalleştirmemek gerekiyor. 

Bir dosyada beraat kararı veren hakimlere aynı gün Hsk’nın soruşturma izni vermesi, “hukuka güven” denilen kavramı öylesine tahrip ediyor, “bağımsız mahkemelerin” var olabileceği düşüncesini öylesine örseliyor ki, insanları bu düşünce ve kavramlardan tamamen uzaklaştırıyor. Aslında işin bir de şöyle bir yanı var; belki farkında değiller ama bu uygulamaların müsebbipleri en fazla zararı kurumlara veriyor, itibar ve güven kaybını en fazla kendileri ve temsil ettikleri kurumlar yaşıyor. 

Bir mahkemenin kararı elbette delillerin değerlendirilmesi ve ulaşılan netice açısından hukuken doğru veya yanlış olabilir. Bunun doğru veya yanlış olduğunu değerlendirecek merciler, itiraz ve temyiz makamları olarak üst mahkemeler şeklinde belirlenmişse gereğinin bu merciler tarafından yapılması beklenir. Normal şartlar altında hukukun da, yasaların da gerektirdiği bu. Hatta itiraz mercileri dahi yanlış karar verebilir, bunun da hukuk içinde çeşitli denetim mekanizmaları kanunda bellidir. Ancak bir mahkeme kararını, sırf çeşitli nedenlerle beğenmemek üzerine bir yaptırım olarak yargıçlara soruşturma yoluna gidilmiş ise bu durum toplumda kabul görmüyor. Zira insanları ürperten, hukukçuları öfkelendiren ve tepkileri ortaya çıkaran da tam olarak bu. 

Bir yargılama süreci, adeta bir nehir gibi kendi doğal yatağında aktığında kararların doğru ve yanlışlığı toplumsal tepkilere bu düzeyde neden olmaz. Ancak bir nehrin yatağını dışarıdan müdahaleler ile değiştirerek oradaki ekosistem bozulursa, yaşantısı o nehre bağlı olan bütün canlılar zarar görür. Bağımsız olması umulan, bağımsız olması gerektiğine inanılan mahkemelere dışarıdan yapılacak her müdahale de adalet bekleyenlere bu şekilde zarar veriyor, umutlarını kırıyor, yurttaşların hukuka güvenini sarsıyor. 

Tabi bütün bunları söylerken, felsefi düzlemde hukukun aslında siyasetten ne kadar bağımsız olabileceği de ayrı bir tartışma konusu. Bir üst yapı kurumu olarak hukuk, pek tabii olarak ekonomik sistemin ve o ekonomik sistemin yarattığı politik alanın bir aracı veya aparatı şeklinde değerlendirilebilir. Gerçekten de, hem bütün tarihsel örnekler hem güncel olaylar bizlere ekonomik düzenden ve politik iktidarlardan bağımsız bir hukuk ve yargı olmadığını hatta belki de olamayacağını gösteriyor. Bu bir teori olarak akla yatkın olmakla birlikte, ekonomik düzenden ve politik iktidardan bağımsız bir hukuk düzeni olamaması hali, kuvvetler ayrılığını bir prensip olarak benimsediğini ifade eden siyasal sistemlerin aslında en büyük paradoksu. O halde bu çelişkinin adını net olarak koymak gerekiyor, kuvvetler ayrılığı ve yargısal bağımsızlık modern demokrasinin bir gereği olarak yurttaşların lehine ise buna uygun davranılmasını beklemek de, o düzen altında yaşayan herkesin hakkıdır. Çünkü gün aşırı demokratik hukuk devleti, yargı bağımsızlığı, yargıç teminatı denilip buna rağmen mahkemelerin kararları adli veya idari soruşturmalara maruz kalıyor ise bu çelişkiyi teşhir etmekten başka da bir yol kalmıyor.



Bu yazı 673 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

YAZARLAR
ÇOK OKUNAN HABERLER
SON YORUMLANANLAR
  • HABERLER
  • VİDEOLAR
HABER ARA
YUKARI