Bugun...


Tayfun ÇAKIR

facebook-paylas
DAHA ÇOK BARO DEĞİL DAHA ÇOK DEMOKRASİ
Tarih: 30-06-2020 22:49:00 Güncelleme: 30-06-2020 22:49:00


Siyasi iktidarın barolara ilişkin yeni yasa çalışması, birçok baroyu ve binlerce avukatı ayağa kaldırmakla kalmadı, bir süredir gündemde haklı olarak yerini aldı ve almaya devam edeceğe benziyor. Taslağın en yoğun tartışılan kısmında, avukat sayısı 5000’in üzerinde olan yerlerde 2000 avukat ile bir baro kurulabilmesi öngörülüyor. Bilindiği üzere  baroların varlığı ve işlevi mevcut durumda bütün meslek mensuplarını bünyesinde bulundurması, diğer bir deyişle herkesi kapsayan bir baroya mensup olmadan avukatlık yapılamaması üzerine kurulu. Dolayısıyla baroların bu zorunlu kapsayıcılığı nedeniyle temsiliyet sorunu bulunmamakta, bu ise baroların siyasi iktidarlar nezdinde elini güçlendirmekte, etkisini artırmakta ve mesleki/toplumsal bir baskı unsuru olma rolünü gerçekleştirme imkanı vermektedir. Demokratik toplumda olması gereken bu duruma rağmen İktidarın taslağı ile baroların adeta dernek benzeri bir yapıya dönüştürülmesine, aynı şehirde bile farklı farklı baroların kurularak etkinliğinin azalmasına, neticede ise sarı sendika benzeri, siyasal iktidarlara yakın barolar eliyle tamamen kontrol edilen, hiçbir eleştiri ve muhalefet dinamiği barındırmayan yandaş baroların ortaya çıkmasına tanıklık edilecek. Böylece şuan anladığımız anlamda ve yekvücut bir baro kavramı kalmayacak, dernek benzeri bu yapılar ile yola devam edilecek. Bunun hem ülkedeki demokrasi açısından hem de mesleğin yapılışı açısından nasıl bir yıkıma yol açacağını şimdiden öngörmek mümkün. 

Mevcut durumda baroların kahir ekseriyeti hem mesleğe bakış açısı, hem toplumsal olaylara yaklaşımı hem de hukuki görüş ve önerileri itibariyle iktidarla örtüşmeyen ve muhalefet dinamiği barındıran yapılardan oluşuyor. Bu durum aslında mesleğin de doğasının gereği olarak görülebilir. Zira avukat, kamu adına iddia edene karşı yurttaşı savunan bir yerde duruyor. İşten atılan işçinin, sürgün edilen memurun, mobinge uğrayan emekçinin, emeğinin karşılığını alamayan çiftçinin, madenlerle doğası talan edilen köylünün, hakkı yenilen bürokratın, haksız tutuklanan yurttaşın, cezaevindeki gazetecinin, hatta hakarete uğrayan siyasinin yani hak arayan, adalet peşinde koşan herkesin ilk durağı savunma makamı olan avukatı. Bütün bu hak arayışlarının en yakın tanığı hatta yardımcısı olan bir mesleğin mensuplarının yanlışlara muhalif olmasından daha doğal bir şey olamaz. İşte iktidarlar açısından rahatsız edici olan da tam olarak bu. 

Bu nedenle mevcut siyasal iktidarın kendine yakın hukukçular üzerinden uzun yıllardır, çok önemli bir yargı kurumu olan barolara müdahale etme, buraları tabiri caizse muhalif anlayış ve düşüncelerden arındırma veya kendi güdümüne alma çabaları olduğu biliniyor. Baro başkanları mevcut durumda o şehirdeki bütün avukatların oy kullanma hakkının olduğu serbest seçimler ile belirleniyor. Gerçek şu ki, siyasal iktidar çok uzun yıllardır baro seçimlerinde kendine yakın gördüğü kişi ve grupların özellikle büyük kentlerde seçim kazanamadığını, yani barolar ve TBB nezdinde bir türlü etkin olamadığını tamamen idrak edip içselleştirince bu defa her şey bizim olsun diyen tekçi bir anlayışla  “bu iş seçimle olmuyor, biz en iyisi kendi barolarımızı kurdurup muhalefet eden avukatlardan arınalım” noktasına gelmiştir. Oysa Barolar böylesi hesaplara kurban edilemeyecek kadar önemli ve demokratik bir düzenin olmazsa olmaz yargı kurumlarıdır.

Bu nedenle baroları sadece sıradan bir meslek örgütü olarak görmek de eksik bir yaklaşım olur. Demokrasinin temeli olan yasama, yürütme ve yargı erklerinden olan yargının üç kurucu unsurundan biri konumundaki savunmanın temsilcisi olan baroların, bu şekliyle dağıtılıp tasfiye edilmesi sadece avukatların bir sorunu olamaz. Zira baroların tek işlevi mensuplarının özlük ve sosyal hakları değil yargının  kurucu unsurlarından biri olarak adaletin gerçekleştirilmesi, dolayısıyla demokrasinin güçlendirilmesi, bireysel  ve toplumsal hakların uygulanmasının sağlanmasıdır. Yani savunma mesleği ve onun kurumu olan barolar demokrasinin de bu yönüyle en önemli kurumlarından biri olarak işlev görmektedir. Baroların veya onları yöneten yapıların bu işlevini ne kadar yerine getirebildiği bambaşka bir tartışmanın konusudur. Ancak kurumlardaki bazı sorunlar bahane edilerek kurumun kendisinin tasfiye edilmesi, ülkemizdeki en klişe tasfiye yöntemlerinden biri ve büyük bir demagojiden ibaret. Kamu iktisadi teşebbüsleri önce zarar ettirilip sonra zarar ediyor bahanesiyle nasıl özelleştirilerek tasfiye edildi ise, barolarda önce itibarsızlaştırılıp sonra bu itibarsızlaştırma gerekçeleri ileri sürülerek siyasi saiklerle tasfiye edilmek isteniyor. Ama arada şöyle büyük bir fark var: Ülkedeki bazı kurumlar yoluyla ekonomik zenginlikler tasfiye edildiğinde dışa bağımlılık ve devamında gelir uçurumu ve işsizlik gibi sınıfsal sorunlar derinleşti. Ancak baroların tasfiyesi ile zaten tahrip edile edile itibarı azaltılan adalet mekanizmasının tabutuna son çivi çakılacaktır. Baroların bölünmüş, güçsüz ve dağınık olduğu bir yerde ne gerçek bir yargıdan ne de demokratik bir hukuk devletinden bahsetmek mümkün olamayacaktır. Dolayısıyla baroların tasfiyesi sadece basit bir yasal düzenleme ile avukatlık mesleğinin bir sorunu olarak görülmemelidir. Bunu büyük bir adalet ve demokrasi sorunu olarak tanımlanmak ve buna uygun pozisyon almak zorunludur. 

Adaletin olmadığı, yargının bağımsız kılınmadığı, temel hak ve hürriyetlerin sınırlandığı yerde ne yenilen ekmeğin, içilen suyun, akan derenin, ne de geniş yolların, büyük parkların, yeşeren ormanların bir kıymeti kalmayacaktır. Büyük şair Bertolt Brecht’in dizesinde ifade edildiği gibi  “halkın ekmeğidir adalet”.



Bu yazı 741 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

YAZARLAR
ÇOK OKUNAN HABERLER
  • BUGÜN
  • BU HAFTA
  • BU AY
SON YORUMLANANLAR
  • HABERLER
  • VİDEOLAR
HABER ARA
YUKARI